Cumhuriyet Genç Yazın

DENEME: DOKTRİN SAVAŞLARI: CUMHURİYETİN İKİNCİ YÜZYILI

Canberk Keskin

Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

21. yüzyılda siyaset algılar üzerinden yönetiliyor. Algısı güçlü olan, elindeki araçları doğru ve etkili kullanabilen daha çok insana ulaşabiliyor ve seçimi kazanma ihtimalini arttırıyor. Peki seçimlere yaklaşık 6 ay gibi kısa bir süre kalmışken Türkiye Siyaseti nasıl bir yol izliyor ve bu bize uzun dönemde neleri anlatabilir? Türkiye’de çok alışılmamış yeni bir tarz doğmaya başladı. Önceden liderler mikro vaatler ve seçim çalışmaları ile kamuoyunun desteğini almaya çalışırdı. Bölge bölge strateji ve taktikler belirlenerek hangi bölgede nelere vurgu yapılacağı konusunda uzmanlar uzun çalışmalar yapardı. 2023 yaklaşırken bu süreç seçim vaatleri açısından farklılaştı.

Türkiye’de politika yapıcılar belli ki geniş çaplı bir vizyon belgesini yayınlamaya ve makro hedefler ile seçim kampanyasını yürütmeye başladı. 2020’de 37. Olağan Kurultayı’nı yapan CHP, İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi adını verdiği, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Türkiye’de uygulamak istediği birtakım hedefleri ve yönetim ilkelerini sundu. Daha önce CHP tarihsel sürecinde, 5 farklı beyanname yayınlayarak seçim kampanyasını duyurmuştu. 2020 yılından 3 Aralık 2022 tarihine geldiğimiz süreçte açıklanan beyannamenin oldukça görkemli bir lansmanı yapıldı. Dünyada akademik kadrolarca tanınmış teknokratlar, bürokrasinin içinden gelen milletvekilleri, toplumun farklı kesimlerini temsil eden ve çalışma yürüten temsilciler konuşma sunumlarını oldukça akademik bir düzeyde yaparak 2023 seçimleri için neler yapılacağını anlattı. Ancak daha önce beyannamelerin aksine bu beyanname seçim dönemi için değil, seçim kazanıldıktan sonra nasıl yönetileceği ile ilgili oldu. Bu noktada daha önce de gazetecilerin çok kullandığı Kılıçdaroğlu Doktrini deyimi geçerli olabilir. 2023 seçimlerini CHP’nin içinde bulunduğu Millet İttifakı kazanırsa ülkeyi yönetme ilkeleri belli ki bu çerçevede olacak, 3 Aralık’ta konuşma ve sunum yapanlar seçim sonrasında da ülke yönetiminde etkin olacaklardır.

Makro hedefler üzerinden siyaset algısı yürütmeyi ve yönetmeyi aslında uzun süredir görüyor ve dinliyoruz. AKP kadrolarının dilinden düşürmediği ‘Hedef 2023’ söylemi aslında dikkatleri çeken ve AKP’nin tabanını bu alanda çok iyi birleştiren bir söylemdi. 2023 hedefleri, bir takım milli araçlar, yeni bir anayasa, dünyanın en büyük 10 ekonomisinden birine sahip olma, kişi başına düşen milli geliri arttırma gibi hedeflerdi. 2023 yılına girmeye çok az bir zaman kala yazdığım bu yazıda AKP 20 senedir tek başına iktidar olmasına rağmen aslında bu hedeflerin yakınına bile yaklaşamadı. Artan gelir eşitsizlikleri ve yaşanan her türlü adaletsizlikler AKP’ye olan güveni zedeledi. Bu noktada AKP genel başkanı Erdoğan, cumhurbaşkanı kimliği ile kendi doktrinlerini yayınlamaya başladı. Bunun en yakın örneğini Erdoğan’ın ‘Daha Adil Bir Dünya Mümkün’ kitabında uluslararası sistemde olan adaletsizlikleri anlattığı ve özellikle sürekli olarak “Dünya beşten büyüktür.” söylemi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisine sahip 5 ülkeyi kastederek yeni bir dünya düzeni hayallerini bu kitapta anlatarak kendine bir doktrin yolu açtı. Daha sonra bu süreci Türkiye Yüzyılı isimli vizyon toplantısı ile gerçekleşmiştir.

Türkiye Yüzyılı ile İkinci Yüzyıla Çağrı toplantıları vize ne gibi farklılıkları yani ne gibi makro hedefleri sunuyor? Birlikte inceleyelim. AKP’nin Türkiye Yüzyılı programı Erdoğan’ın şahsında toplanmış, onun çalışması haline getirilmiş ve siyasi bir hava katılmıştır. Bu programda içerik daha çok yerli ve milli vurgusu ile savunma sanayisine yapılan yatırımları, enerji konusunda dış dengeleri ve nükleer santraller ile dışa bağımlılığı azaltmayı, dijitalleşmeyi içeriyordu. Yapılan proje sunumu teknik isimlerden ziyade siyasi isimlerin ağırlıkta olduğu için yüzeysel kalan noktası çok fazlaydı. Bu çalışmanın daha çok AKP’nin tabanına yönelik olduğunu düşünüyorum. CHP’nin İkinci Yüzyıla Çağrı toplantısı liderin aksine alanında uzman kişilerin konuştuğu sunum yaptığı ve siyasilerin sadece dinleyerek ders aldığı bir noktada durdu. CHP liderinin 70 kişilik ekibimiz siyaset üstü olarak 7/24 bu vatan için çalışacaklar demesi de bunu en iyi yansıtan noktaydı. Çalışmalar basit vaatlerin yerine bu vaatleri yerine getirebilecek kişileri ve ekonomik koşulların nasıl sağlanacağını açıklıyordu. Dış politika açısından verilen mesaj güvenlik söylemi yerine daha çok rekabetçi ve katma değeri yüksek ürün üretme ile ilgiliydi. Ayrıca dikkat çekici bir başka unsur, CHP liderinin Altılı Masa liderlerinin ismini tek tek sayarak övmesi oldu. Burada belirtilmek istenen bir diğer vizyon Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yerine Güçlendirilmiş parlamenter sistemi farklı siyasi partilerle gerçekleştirecek ve Türkiye’yi beraber yönetme vurgusuydu.

Erdoğan Doktrini olarak adlandırılan politikalar, AKP’nin iktidarda kaldığı süre boyunca günün şartlarına ve güvenlik koşullarına göre verdiği birtakım notadan oluşmaktadır. Bunun yanında tarihi ile bağlarını koparmayan, kuruluşu itibari ile muhafazakâr demokrat çizgi tanımını kendine yakıştırmıştır. Erdoğan tarihsel süreçte içinden geldiği Menderes, Demirel, Özal ve Refah geleneğinin uygulamaya çalıştığı kalkınma politikalarını örnek alıyor gibi görünse de aslında 2001 yılında Türkiye’nin girdiği kriz sonrası Derviş reçetesi olarak Türkiye’ye gelen IMF’nin ve sermayenin istediği koşulların sağlanma süreci ile doğrudan ilişkiliydi. 2000’li yılların başında “Yeni Türkiye”, 2010’lu yıllardan itibaren “Ilımlı İslam” tezleri CIA eski başkan yardımcısı Graham Fuller’in çok daha önceleri yayınladığı, Türkiye’nin jeopolitik düzlemini açıkladığı yazılarda bulmak mümkündür. Erdoğan Doktrini olarak adlandırabileceğimiz şey belki de konjonktürün ta kendisidir.

2017 Anayasa Referandumu sürecinden bugüne bazı gazeteci ve akademik kadroların Kılıçdaroğlu Doktrini tanımı, referandumda hayır oyu veren partilerin ideolojik unsurlarını bir kenara bırakarak muhalefet cephesini genişletmesi ile anlatılmıştı. 2018 genel seçimleri öncesi İyi Parti’ye transfer edilen 15 milletvekili, kurulan Millet İttifakı ile CHP ideolojik olarak taban tabana zıt olduğu partilerle seçime girdi. Daha sonra 2019 yerel seçimlerinde stratejik ve kazanacak adaylar çerçevesinde gelişen ve farklı kesimlerin desteğini alan strateji, 11 büyükşehir belediyesini CHP’nin kazanmasını sağladı. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal kutuplaşma zeminini kırmak için yapılan çalışma ve İkinci Yüzyıla Çağrı toplantısı da bize Kılıçdaroğlu’nun son doktrinini, seçim stratejisini ve ülkeyi nasıl yönetmek istediğini anlatmıştır.

Burada çıkarılması gereken en önemli ders, iktidarı kazanmak değil, kazandıktan sonra yönetebilme yeteneğini kamuoyuna açıklayabilmektir. Bu anlamda Erdoğan Doktrini şu an kutuplaşmadan, militarist söylemlerden uzak kalmasa da Kılıçdaroğlu bu algıyı yıkarak modern ve dünya ile rekabet edebilecek Türkiye’nin temellerini atmıştır. İsmi doktrin, strateji, beyanname veya taktik, ne olursa olsun; bana göre Kılıçdaroğlu’nun vizyonu Türkiye’nin gelecek yıllarının kurtuluş reçetesidir.

……..

ŞİİR: MARANDA

Filiz UYGUN HAJJAR

Atatürk Üniversitesi Yüksek Lisans Öğrencisi

Sisten yükselirken,

Yeşilden yol alırken toprağa,

Kahve yamaçlarında göz sürdüğüm,

Evimin solmayan güneşi!

Sonsuza filizlenen çiçeğim.

Kaç renk ile hemhal olursun ?

Mavi, yeşil,kahve,beyaz

Ve sarı !

Yaşayan seni,

Seni bilen özleyecektir.

Kaç ahşapta demetlendin?

Sobadaki fokur fokur bakır gügüm

Şifana hazırlarken dağların suyunu

Kaç mevsimin yaralarını örttün ?

Ben varım şimdi,

Dedemin sana yadigarıyım.

Bana Demirkapı’yı gezdir,

Solaklı’yı anlat.

Kuşmer’i getir bana şimdi çayır kokusunda.

Dumanlı dağlarında türkü söylet.

Varol Maranda’m

Hep böyle ol, kendin…

Solmadan, dipdiri…

Ve şahit ol neslime.

………

ÖYKÜ: “YİNE Mİ PHİLİP K. DİCK?”

Emrecan Doğan

İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Derin bir soluk alıp verdim, editörüm gözden geçirip notlarla birlikte tekrar bana gönderdiği dosyama dair düştüğü editör notlarında benden yeni bir Philip K. Dick olarak bahsediyordu. Öykülerimde Philip K. Dick’ın etkisini ve onun havasını görmüş. Bu başıma ilk defa gelmiyordu, merak ettiğim konuysa Philip K. Dick adlı bu yazarı hayatımda hiç okumamış olduğum hâlde nasıl oluyor da yazdıklarım onu anımsatabiliyordu. Bunu anlamamıştım. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini de bilmiyordum. Philip K. Dick’ın nasıl bir yazar olduğunu, ne yazıp yazmadığını ya da ne yaptığını bilmediğimden bu kötü bir şey miydi yoksa iyi bir şey miydi anlayamamıştım. Bir kere nasıl bir adamdı? Tip olarak beni mi andırıyordu? Yazdıkları nasıldı, konuları, temaları ne üzerineydi? Bunları bilmiyordum. Daha birkaç ay önce başka bir yayınevine gönderdiğim dosyamda kabul alınca online toplantılara başlamıştık. Pandemi döneminin getirilerinden, asla birbirimizi ziyaret etmeden evden toplantı yapıyorduk. Orada da editör bana Sen de Philip K. Dick kumaşı var demişti. O zaman aldırmamıştım ama arka arkaya ikinci defa söylenince insan merak etmiyor değil. Kim yahu bu Philip K. Dick?

Aklımda bu soruyla birlikte bilgisayarın başına oturdum. Her zaman Word dosyası açmak ve yazmak için kullandığım parmaklarımla klavyemi bu kez Philip K. Dick’ın kim olduğunu öğrenmek için çalıştırdım. Basit bir gugıllama ile her zaman takıldığım ve benim gibi bilimkurgu meraklısı okur yazarları bir araya getiren Bilimkurgu Kulübü platformuna ulaştım. Burada Philip K. Dick hakkında bir sürü yazı vardı. Hayatı, sanatı, kişiliği ve evliliklerine kadar her bilgi bulunuyordu. Gözüme kestirdiklerimi okumaya başladım. En başta ortadaki K’nın açılımı Kindred imiş. Gelecek öngörüleri, yaşam felsefeden, bilimkurguya bakış, uyuşturucu, halüsinasyon, yazma hızı vesaire bazı ortak noktalarımız vardı ama bu ben değildim. Aslında bakınca epey ortak noktamız vardı, ben de zihinleri bulanık karakterler yazmayı seviyordum. Öykü karakterlerimin deli olmasını ya da öykü sırasında yavaş yavaş delirmesini seviyordum. Ancak benzerlik bu kadardı, onun dışında pek bir şey yoktu. Hele sitede yer alan o fotoğrafı, Türkiye’de böylesi bir sakal bıraksam ne yakışıklı görünürüm ne de yazar olabilirim. Ancak ve ancak beni radikal dini örgüt üyesi zannederler.

Araştırmaya devam ettim, adam bir uyuşturucu bağımlısıydı. Herkesten uzaklaşıp bir kulübeye kapanıyor, öyle yazıyordu. Bu sırada da yoğun amfetamine gömülüyordu ama çok şaşırtıcı bir detay vardı. Bu sıra dışı yazma maratonundan sonra doktora gittiğinde amfetamine karşı bağışıklığı olduğunu öğreniyordu. Yani hiç kana karışmadan vücudundan atılıyordu. Bir tür plasebo göstermişti. Dakikada yüz kelime yazmak, hele daktiloyla yapmak oldukça zor bir işti. Yazarken hiç mi düşünüyordu? Akşama kadar bu şekilde bilgisayarın başına oturup saatlerce yazarı araştırıp durdum. Bilgisayardan uyuşmuş bacaklarımla kalkmaya uğraşırken hakkında beş altı yazıyı devirmiştim. Gözlerim de yorulmuştu ama Philip Kindred Dick’ın kim olduğunu da öğrenmiştim. Safsata diyerek o akşam yemek yedikten sonra çay içip yattım. Ertesi gün onu çoktan unutmuştum.

Her zaman olduğu gibi yedide kalkıp sekize kadar kahvaltıda oturdum. Dokuza gelirken soframı toplamış, kahvemi almıştım. Türk kahvesiydi elbette, başka kahveleri sevmem. Bilgisayarın başına geçtim ve dün bitirdiğim öykü dosyasının adına baktım: Uzayda Aşk. Yeni bir öykü için isimsiz bir dosya açtım ve şaşırtıcı bir şekilde dosyayı açar açmaz aklıma harika bir öykü fikri geldi. Deliliği olan bir adamı yazacaktım ama bunun o kadar da şaşırtıcı olmadığına karar verdim. Boş sayfaya birkaç dakika daha bakıp kahvemi yudumladım. Kahvem dibine gelmiş, saat on olmuştu ama tek satır yazamamıştım. İçimden gereksiz bir endişe dalgası yükselip boğazıma kadar çıktı ve orayı sıkmaya başladım. Kısa bir an için nefes alamadığımı düşünerek sakinleşmeye çalıştım. Aradan geçen ve hiçbir şey yazamadığım bir saat için kendimi suçladım. Acaba yazmaya hevesim mı yok? dedim ama profesyonel bir yazar olmak istiyorsam bu heves işlerini bir kenara bırakıp düzenli yazmayı öğrenecektim. Boş sayfaya boş gözlerle bakmaya devam ederken aklımda yeni bir fikir daha parıldadı ama ondan tamamen emin olmak için önünü sonunu zihnimde yokladım. Tamamdı, bir bilimkurgu öyküsü yazacaktım. Bir robot avcısı olacaktı, bu adam robotları avlarken gelişmiş sürümlü robotlar kendini o kadar iyi geliştirecekti ki adam kim robot kim insan karıştıracaktı. Öykünün ana konusu da bu olacaktı.

Hemen bu fikri yazmaya koyuldum. Epey sürükleyiciydi ve üstelik kolay yazabiliyordum. Sanki öyküyü zihnimde uzun süre tutup, orada olgunlaştırmış ve yazmaya hazır hâle getirmiştim. Müthiş derecede akıyordu, aslında öykünün parmaklarımdan klavyeye, klavyeden ekrana akmasını garipsemiştim. İşte o an kafama dank dedi, bir an dün hayatına göz attığım yazarı hatırladım. Hani şu Philip Kindred Dick denen adam. Bir an için bu yazdığım hikâyenin yazmamdaki kolaylığın ondan kaynaklandığını düşündüm.

“Saçmalık! Bir kere adamın hiçbir kitabını okumadım bile.” diye bağırdım bilgisayarımın başından sanki tek başıma yaşadığım evimde beni duyabilecek birisi varmış gibi. Cevap bekler gibi sessiz kaldım bir de. Yine de bir kere huylanmıştım, o yüzden içimdeki kuşkuyu bastırmazsam hayatta işime odaklanamazdım.

Sokakta sanki herkes bana bakıyor gibiydi. Aslında gibisi fazla, hakikaten herkes gözlerini dikmiş bana bakıyor. Sinsi sinsi sırıtıyorlardı. Acaba Philip K. Dick’ın öykü, roman fikirlerini çaldığımı mı düşünüyorlardı. Sokağın ortasında durup birden herkesin duyabileceği kadar yüksek bir sesle Ben hiçbir fikri çalmadım demek istiyordum ama insanlar çok hızlı yürüyorlardı. Daha onların anlamlı sırıtışlarını ve bakışlarını yeni gördüğüm hâlde birden yanımdan vız diye geçip kaybolup gidiyorlardı. Arkalarından yalnızca baka kalıyordum. Tekele varana kadar tanımadığım bu insanların bakışlarına maruz kalıp durdum. En sonunda kendimi tekele atmayı başardığımda dolaptan en sevdiğim biradan iki şişe alıp siyah torbaya koydurdum. Kendi poşetimde vardı ama çift poşet kullansam da olurdu. Parasını verip oradan çıkıp yine sokağa çıktım. Yine insanların bakışlarına, sırıtışlarına maruz kalmamak için boynumu eğip gözlerimi yere diktim. Eve kadar kimseye bakmadan gitmeyi başardım.

Kapıdan içeri girdiğimde biralardan birisini dolaba atarken diğerini ise yanıma alarak bilgisayarın yolunu tuttum. Daha oturmadan şişenin yarısını kafaya dikmiştim. Oturduğumda yeni bir Word dosyası daha açtım ve biramı yudumlarken boş sayfayla bakıştım. Boş sayfaya bakarken bana bir şey söylemesini, aklıma yeni ve sağlam bir fikir gelmesini bekledim. Nafile bekleyip durdum, elimdeki teneke şişenin dibini görürken daha tek kelime yazmamıştım. Sayfa hâlâ ilk açtığımdaki gibi bomboş, tertemizdi.

“Ne yazabilirim?” diye sordum bilgisayara karşı. Gözlerim ağırlaşıyor, bedenimin her yerine tatlı bir sıcaklık duygusu yayılıyordu. Hafiften uykumun geldiğini de hissediyordum. “Ne yazabilirim?” diye tekrarladım yarım bir bilinçle. Düşüncelerimin de tıpkı gözlerim gibi ağırlaştığını hissetmeye başladım. Yazmayı çok istiyordum ama parmaklarım klavyenin tuşları üzerinde hazır beklerken sadece ekrana boş gözlerle bakmakla yetiniyordum. Beynimin içinde tek bir fikir vardı, o da Philip K. Dick. Bu adamın reenkarnasyona falan inandığını da görmüştüm, ya ben de onun bir parçasıysam ve şimdi eski öykülerimi düşünüyorsam? Mutfağa gidip dolaptan ikinci birayı çektim, tamam belki öyle dini bütün bir adam değildim ama reenkarnasyona da inanmıyordum. Bana neler oluyordu yahu? Alt tarafı iki editör yazdıklarımı Philip K. Dick’a benzetti diye ne düşüneceğimi şaşırdım. Sanki bir şey var? Bana ne oluyorsa, cümleler o cümleyi kuranları bağlar. Sağlam bir yudum alıp şişeyi monitörün yanına bıraktım. Boş ekranla bakışları devam etti. Yok, bu böyle olmayacaktı. En iyisi kafa dağıtmaktı. Çalma listemi açıp baştan itibaren çalmaya başladım. Resmen boğuluyordum.

Sonra nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde kendimi yeni bir Philip K. Dick araştırması yaparken buldum. Adamın hakkında bilmediğim şeyler, bildiklerimden fazlaydı. İlgimi çektiğini kabullenmek zorundaydım, sonuçta ikimiz de bilimkurguya ilgi duyuyorduk. Bu şekilde akşam yatana kadar Philip K. Dick araştırması yapıp durdum. Saat gece yarısını biraz geçe yatağa uzandığımı hatırlıyordum. Sabah gün doğarken uyandığımda biraz daha enerji hissettim, sanki nedensiz yere mutlu gibiydim. Kendime üç tost hazırlayıp bir demlik çay demledim. İştahım açılmış gibi görünüyordu. Kahvaltıdan sonra demliğin dibinde kalan çayı bir kupaya doldurarak içeri, bilgisayarımın başına geçtim. Aklımda kendini Philip K. Dick zanneden bir adamın delirme öyküsünün fikri vardı. Sonunda konumu bulmuştum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir